ABD'de İki Hafta
- gunoral
- 7 Tem 2019
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 21 Ağu 2019
Yurtdışı seyahatleri her zaman bir heyecan barındırıyor Bir yandan güzel şeyler yaşayacak olma umudundan gelen tatlı heyecan, bir yandan da acaba başımıza ne gelecek, yola çıkmamızı engelleyecek hangi olayla karşılaşacağız telaşı. Bu ikinci kısım daha çok bu kadar planlama ve maddi yükümlülüğü yerine getirip sonunda hüsrana uğrama olasılığının stresi. Bizim de kocaman iki bavula sığan 14 günlük eşyalarımızı çeke çeke Atatürk Havalimanına 3 saat erken varmamıza bu düşünceler sebep oldu. Havalimanında valizlerimizi teslim ettik, ve uçuşumuzun en az 3 saat gecikeceğini öğrendik. Dakika bir gol bir Chicago planının ilk saatleri hüsran oldu. Yeni kalkış saatiyle akşam 20:00 civarı varacağız. Oysa ki saat 17:00 civarı varıp, ilk akşamımızda dışarıda bişeyler yiyerek biraz da dolaşarak vakit geçiririz demiştik.
CHICAGO

18 Ağustos 2018 günü Chicago’ya varıp yeni kurulduğunu öğrendiğimiz makinelerle kendimizi sisteme tanıttıktan sonra pasaport kontrolünden geçtik. Havaalanının çıkışında gördüğümüz bir tabelayı takip ederek bir minibüs bulduk ve atladık içine. Otelimize kadar bırakan bu araçtan inip çok eski bir otel olan Congress Plaza Hotel’e yerleştik. Oda manzaramız şehir silüetini gözlerimizin önüne seriyordu.

Chicago, bir ulaşım merkezi olarak hayatına başlamış, bir planlama harikası ve modern mimari özellikleriyle öne çıkan bir şehir. Çok sayıda ve çok değişik özelliklerde yüksek binaları ve içinden sekiz şeritli otoban geçen kocaman bir postanesi var. Postane bu yol önceden planlanarak ortası boş şekilde inşa edilmiş. En eski bina 19 yy sonlarına tarihli. Şehrin içinden geçen Chicago River üzerinde yapılacak bir tekne turu ile bu mimari güzelliklerin tadı çıkarılabilir. Ayrıca ana binanın yüksekliği kategorisinde ABD’nin en yüksek binası Willis Tower bu şehirde. Empire State binasının anteninden kaynaklanan boy farkına vurgu yapan rehberimiz ‘İki bina yan yana olsa Willis Tower’dan bakınca Empire State’in çatısını yukarıdan görürdünüz’ diyor.

Görülmesi gereken yerlerin başında the Bean heykeli geliyor. Bu sanat eseri fasulye şeklinde bir ayna, ve etrafı her zaman kalabalık. Bunun dışında Grant Park içerisindeki meşhur çeşmeyi görerek Married With Children dizisinin jeneriğini canlandırabilirsiniz.
Chicago’da yenmesi gereken bir lezzet Deep Dish Pizza. Bir bakıma pie ile pizzanın karışımı, hamurunun yoğunluğu ve malzemesinin bolluğu lezzetini katlıyor. Yanında buz gibi bira çok iyi gidiyor. Ayrıca bu şehre gelince mutlaka sokaklarını arşınlamak, bir caz klübüne uğramak ve müziğin keyfine varmak gerekiyor.
SAN FRANCISCO

Chicago’da bir buçuk gün geçirip uçakla San Francisco’ya geçtik. Bu şehir benim gördüklerim içinde en güzel şehri ABD’nin. Tam bir amerikan rüyası şehri. Çin Mahallesi ile İtalyan Mahallesinin kesiştiği bir noktada eski ve bohem görünümlü otelimiz Hotel Boheme’ye yerleştikten hemen sonra gecikmiş öğle yemeğimizi yemek için kendimizi Çin Mahallesindeki bir restorana attık. Şu ana kadar yediğim en iyi Çin yemeği buradaydı. Yemeğin ardından dolaşılan Çin mahallesi sokakları küçük sürprizlerle doluydu.
Otelimizin yakınlarında bulduğumuz Caffe Trieste, Francis Ford Coppola’nın uğrak yerlerindenmiş. Efsane film The Godfather senaryosunun çoğu bu cafede yazılmış. İşletmecinin asık suratını çekmemizin tek nedeni buydu.
San Francisco’da ulaşım için otobüsler ya da UBER ideal. Ancak en az bir kez Cable car denen küçük tramvaylara binmek gerek. Yeraltına döşeli kablolar aracılığıyla ilerleyen bu araçlar çok güzel bir anı yaratıyor, ancak oldukça turistik bir bedeli var buna dikkat etmek gerek.

Cable Car’ın son durağından yaklaşık 200 metrelik bir yürüyüşle San Francisco’nun en güzel yerine, The Fisherman’s Wharf’a ulaştık. Burası birçok filmde fon olarak da kullanılmış olan efsane bir yer. Büyük Fisherman’s Harf tabelası tam fotoğraflık. Biz burada akşam yemeği olarak meşhur yengeç çorbası chowder yedik. Bana çok da güzel gelmeyen, çok kremalı, yoğun, ama denenmeden bilinemeyecek bir tad.Yengeç burada çok revaçta olan bir besin. Bacaklarını kırarak içindeki eti emekleyerek yeniyor. Başka bir restoranda sonraki gün yengeç yedik, bana o da çok güzel gelmedi. Şahsen deniz böceklerini, istakoz/kereviti ve kum midyesini yengeçe tercih ederim. San Francisco çok soğuk bir şehir olduğundan soğuk içkiler içmek istemedik. Fisherman’s Wharf’un yakınlarındaki The Buena Vista’da Irish Coffee yemek sonrası iyi gitti.
Sonraki gün yine Fisherman’s Wharf’a giderek bisikletimizi (tandem) kiraladık ve Golden Gate köprüsü üzerinden geçerek şirin bir sahil kasabası olan Sausalito’ya vardık. Burada bişeyler atıştırıp vapurla tekrar Fisherman’s Wharf’a döndük. Toplamda 5-6 saat süren bu yolculuk San Francisco’nun olmazsa olmazlarından. Akşam yemeğimizi ise Fisherman’s Wharf’un bir açık hava AVM’sini andıran Pier 39’unda yedik. Çok çeşitli restoranlar ve atıştırmalık büfeleri olan bu alan çok keyifliydi. Sadece solakların kullanabileceği şekilde tasarlanmış alet edevatlar satan bir dükkan var mesela. Pier 39’un en dikkat çekici yeri ise deniz aslanlarıyla dolu iskeleler. Zamanında yaşam alanlarında meydana gelen bir felaketten kaçarak buraya yerleşen deniz aslanlarına halk sahip çıkmış, turist çeken bir konu olarak kullanılmış, sonunda bu bölge San Francisco’nun en çok ziyaret edilen yerlerinden biri haline gelmiş. Buradan sonra gittiğimiz 7 Sisters, bir zamanların meşhur aile komedisi Full House ile meşhur olan yan yana birbirinin benzeri olarak inşa edilmiş 7 binadan oluşuyor. Bu kadar ilgi çekmesinin tek sebebi bu ülkede ne derece ilerlemiş olduğunu anlayacağınız pazarlama stratejisi.
ROUTE 101
San Francisco’daki son sabahımızda aracımızı kiralayıp yola hazırlandık. Araç kiralarken en küçük araç grubundan kiralamak en mantıklısı. Ben aracı almaya yarım saat kadar geç gittim, ellerinde küçük araç kalmadığından yerine aynı fiyata bir Grand Cherokee verdiler. Artık Route 101 bizi bekliyordu. Ancak daha görmemiz gereken Lombard Street vardı. Dik bir yokuşu döne döne inen araçlarla çok değişik ve şeker çiçek bahçesini andıran bir sokak. Burayı da görüp listemizi tamamladıktan sonra Los Angales’a doğru yola çıktık. Yol boyunca bir mola verip geceleyecek şekilde plan yapmıştık. Zamanımız da bol olduğundan sahildeki kasabalara uğrayarak yola devam ettik. Sıcaklık güneye doğru gittikçe artıyordu. Ancak Los Angales’a varana kadar ortalıkta rahatça tişörtle gezemedik. Yolda uğradığımız ilk kasaba olan Pacifica huzurlu, sessiz, sakin bir yerdi. San Francisco’dan sonra böyle bir sakinlik çok iyi geldi.
Ardından Route 101’i izleyerek Santa Cruz’dan geçtik ve öğle yemeği vakti Monterey’e ulaştık. Bu esnada rota üzerindeki çeşitli bilinen yerlerde durarak fotoğraf çekmeyi, sahilde oturup biraz dinlenmeyi ihmal etmedik. Monterey’de bir restoranda öğle yemeğimizi yedik ve kalacağımız otel Bluebird Inn’in bulunduğu Cambria’ya ulaştık. Cambria küçücük bir kasaba, bu kasabanın haritalarda bile görünmeyen yerel barında iki kadeh viskiyi yuvarlamak akşam uyusunun kalitesini garantiledi. Sabah kahvaltısını da arı kuşları eşliğinde Lilly’s Coffee House’da yedik. Yola devam ederek Malibu’ya ulaştık. Öğle yemeğini Neptune’s Net restoranda yedik. Deniz kenarına yakın deniz ürünü restoranı, kalabalık, keyifli ve lezzeti bol bir yer.
LOS ANGALES
Los Angales’ın sahil tarafı olan Santa Monika’dan geçip trafiği ile ünlü melekler şehrine vardık. Otelimiz BLVD Hotel’e yerleştik ve ilk gezi noktamız olan Walk of Fame’e gittik. Buranın bu kadar kötü olabileceğini hayal etmemiştim. Her yerde evsizler, yolda yürümeyi engelleyen satıcılar, doğru düzgün oturacak bir mekan olmaması… Tedirgin edici ve kendi haline terk edilmiş bir görüntüsü vardı. Hard Rock Cafe’de birer bira ile bu kötü deneyimin etkisini üzerimizden atmaya çalıştık. Ertesi sabah hedefimizde Universal Studios vardı.
Universal Studios, ABD'nin daha sonraki günlerde başka örneklerini de göreceğimiz eğlence sektörü konusundaki gelişimini ilk deneyimlediğimiz yer oldu. Burada birkaç 7D sinema deneyimi yaşadık, bir görsel efekt tiyatrosu izledik ve Universal Studios turu yaptık. Her biri birbirinden eğlenceli oyunlar, gösteriler, The Simpsons köyü, yemekler içecekler alışveriş çılgınlığı; bu mekan gerçekten bir başka dünya.

Akşam gün batımını Griffith Observatory’de izlemek için buraya geldik. Müthiş bir Los Angales manzarası, park atmosferi, bilim ve astronomi müzesi, bu mekan Los Angales’in en güzel yeriydi. Özellikle çocuklar için çok iyi düşünülmüş ayrıntılar geleceğin astronomlarının yetişmesini sağlayacak. Akşamımızı Pretty Woman filminden bilinen ve zengin Araplar tarafından işgale uğramış görünen Rodeo Drive’da geçirdik.

Los Angales’ten sabah yola çıkıp Las Vegas’a ulaştık. Yol artık okyanus kenarında değil çöl kenarında devam ediyordu. Güneş enerjisi tarlaları ABD’nin geleceğe yaptığı yatırımı göstermesi açısından çok etkileyiciydi. Zaten hibrit araç sayısı da çok fazla.
LAS VEGAS
Las Vegas, zamanın ve tüm doğruların geride bırakıldığı bir vaha yaratmış insanlara. Şehir aslında büyük, ancak ilgi alanı olan oteller (yani casinolar) bölgesi bir cadde ve bir iki ara sokaktan ibaret. Bu bölgede gün ışığı görmeden otelden otele geçmek, bu esnada dünyanın en pahalı markalarından oluşan dükkanlar arasında dolaşmak mümkün. Bu zamansız yerde uyumadan iki gün geçirmenin zor bir tarafı yok gibi. Biz burada Mirage Hotel’de kaldık. İlk akşamımızda Cirque de Soleil tarafından hazırlanan bir gösteriye gittik. Gösterinin ne kadar güzel olduğunu anlatmaya sözcükler yetmez. Show Business ABD’de en üst seviyede. Bunu zaten büyük bütçeli Amerikan filmlerinin dünyanın her yerinde milyonlar tarafından izlenmesinden biliyoruz; bunun kaynağını Universal Studios’da görmüştük, burada ise ‘bunun daha üst noktası ne olabilir’ sorusuna yanıtı aldık. İkinci günümüzde kahvaltı sonrasında Grand Canyon’a doğru tek günlük gezimize başladık. Grand Canyon’da ailelerin gezi konaklama trekking damping gibi birçok aktiviteyi gerçekleştirebildiği iyi düzenlenmiş bir devlet parkı var. Binlerce yıllık kaya oluşumlarını inceleme fırsatı vermesi, havasının güzelliği, ve Las Vegas’tan geliş/dönüş esnasında efsanevi Route 66 üzerinde bir miktar gitme şansı vermesi çok güzel yanlarıydı. Biz Grand Canyon’a giderken bir yol kenarı cafesi olan Rosie’s Dan Cafe’de yedik. ABD’de yediğim en güzel yemeklerden birini burada yedim. Las Vegas’a dönerken ise Route 66 üzerindeki meşhur bir kasaba olan Kingman’da bir Meksika restoranında akşam yemeği yedik. Las Vegas’a varınca artık biraz kumar oynama zamanı gelmişti. iki-üç saatlik kumar serüvenimizi 10 Dolar kayıpla kapadık, oyun süresince içkiler bedava, garsonu yakalayabilirseniz.
NEW YORK
Las Vegas’ta aracı teslim edip uçakla New York’a geçtik. Burada otelimiz Central Park’a ve Times Meydanına çok yakın olan Courtyard by Marriott oldu. Geceyi uçakta yarım yamalak uykuyla, sabahı da check in beklerken Central Park’ta geçirdiğimizden odaya girince biraz uyuduk. Akşam ise Times Meydanına giderek burada biraz dolaştık. İkinci günümüzde özel bir kutlama yemeği olarak öğle yemeğimizi 3 Michelin yıldızlı Le Bernardin Restaurant’ta yedik. Tıpkı San Francisco’da her gün Fisherman’s Wharf’a gidişimiz gibi burada da her gün Central Park’a gittik. Bir gün akşam yemeği yemek için çimlere serildik, bir gün müze ziyareti yaptık, bir gün sadece dolaştık, ama her gün gittik. New York’da izlediğimiz Chicago müzikali ise bu alanda izlediğim en iyi gösteriydi diyebilirim. Show Business ABD’de gerçekten çok üst düzeyde.
New York’ta geçen üç günün ardından yurda doğru yola çıktık.
ÖNERİLER:
1. Böyle bir gezi gerçekten çok iyi bir planlama gerektiriyor. Ayrıntılı planlamayı ihmal etmeyin. Ne görmek istediğinizi bilip öyle gitmek çok önemli. ABD çok büyük.
2. Bütçenizi iyi ayarlayın. Böyle bir gezi elbette çok masraf getiriyor. Kalınacak otelleri şehrin ucuz bölgelerinden seçip yemeklerde verilen çok büyük porsiyonları hesaba katarak (fazla gelen yemeği paketletip sonraki öğün yemek burada çok doğal bir hareket) yemek masrafı azaltılabilir.
3. Biz çok büyük bir tur yaptık. 5 eyalet ve 10’dan fazla şehir (konaklama ve yol üzerinde gezilenlerle birlikte) gezdik. Bu kadar geniş çaplı bir gezi yapmamızın nedeni bunu tek seferlik bir tatil olarak düşünüp ona göre planlamamızdı. Başka zamanlarda tekrar giderim diyenler için Los Angales-Las Vegas, San Francisco-Los Angales, New York başlı başına ayrı birer tatil olabilir.
4. Gidin, mutlaka gidin. Ben özellikle San Francisco’ya ve Los Angales’a kadar Route 101’e hayran oldum.
Comments